İşletme11 Mart 2016

İşletmelerde Sonun Başlangıcı: İşletme Körlüğü Tuzağı

Samsunlu Yönetici, Sanayici ve İş Adamları Derneği'nin Vizyon dergisinin 2016-2 sayısında yayımlanan yazım.

Günümüzde geçmişe oranla işletmelerin varlıklarını sürdürebilmeleri, gelişen teknoloji ve yoğun rekabet ortamında gitgide zorlaşıyor; öyle görünüyor ki ilerleyen dönemde de bu süreç zorlaşmaya devam edecek. Avrupa'da 18. yüzyılın sonlarında başlayan Sanayi Devrimi, 19. yüzyılda hayata giren birçok buluşla emek yoğun işlerin azalmasına, insanların yerini makinelerin almasına, yığın üretimlere ve dünya genelinde yeni iktisadi kuramların doğmasına yol açtı. Sermayeyi elinde bulunduranlar, ürün ve hizmetlerini olabildiğince makinelere yaptırarak hem insan hatalarını azaltmayı hem de kârlılığı artırmayı amaçladılar.

Sanayi Devriminin getirdiği en önemli olgu, sonucuna bakılacak olursa, tüketimdir. Daha uygun maliyetle üretilen ürün ve hizmetler daha uygun fiyatlarla satılmaya, toplumun sadece küçük bir zümresine değil geneline yayılmaya başladı. Tüketim artınca tekeller kırılmaya başladı ve işletmelerin kâr marjları düşmeye mahkûm oldu. İşletmeler önce sürümden kazanmak için daha büyük üretimler yaptıysa da bu, yoğun rekabette yeterli olmadı. Bugünlere gelene kadar şirketler üretim, satış, pazarlama, insan kaynakları, müşteri hizmetleri, satış sonrası servis gibi birçok departman kurmak zorunda kaldı; sürekliliği sağlamak için üretip satmak yerine marka oluşturmaya ve bu marka değerini yüceltmeye çalıştı. Bütün bu birimler birer maliyet unsuru doğurarak şirketlerin kârlarına etki eder hâle geldi.

Birimlere ayrılan işletmeler, kârlılığı korumak için farklı yollar aradı ve çıkış yolunu "satarken değil, alırken kazanmak" düşüncesinde buldu. Aradan geçen yıllarda çağın ismi değişti; özellikle 1970'lerden sonra gelişmiş ülkelerde kullanılmaya başlayan bilgisayar ve 1985'ten sonra yaygınlaşan internet, çağın adını değiştirerek bugün yaşadığımız Bilgi Çağı'na erişmemizi sağladı. Bu gelişme kısa sürede gelişmekte olan ülkelere de yayıldı ve bilgi kavramını çok daha önemli hâle getirdi.

İletişim teknolojisinin bu denli artması yeni bir çağın doğmasına neden oluyor: Bilişim Çağı. Bugün internet sayesinde dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir bilgiye, nerede olursak olalım kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Bu durum, bilgiye kolayca erişilen bir dünyada işletmelerin rekabette üstünlük sağlayabilmesi için rakiplerinden farklı çalışmalara girmesini zorunlu kılıyor. Bu zorunluluk, tıpkı geçmişte olduğu gibi, işletme içi yeni organizasyon yapıları doğuruyor ve bu yapılar verimlilik olgusunun çevresinde kümeleniyor.

Konuyu teoriden pratiğe yaklaştıralım: Günümüzde şirketler sınırlı bir sermaye ve sınırlı insan gücüyle işe başlıyor. Bu sınırlı kadro, ürün ve hizmetleri müşterilere sunuyor ve gelir elde etmeye başlıyor. Bugün kurulan birçok işletmede Pazarlama, İnsan Kaynakları, Üretim, Finans gibi departmanlar yok; ortaklar bu görevleri kendi aralarında paylaşarak bir bebek gibi önce emekleyerek başlıyor. Müşteriler artıyor, cirolar büyüyor, kâr hanesine daha büyük rakamlar yazılıyor. Her dönem yeni müşteriler, yeni anlaşmalar ve yeni cirolar hedefleniyor; bu hedef için ekipman alınıp insan gücü istihdam ediliyor.

İşletme büyümesine karşın ortaklar ellerindeki yetki ve sorumluluğu paylaşamıyor. Üzerinde yoğun mesai harcadıkları şirketin işleyişinde, görevleri devretme konusunda aşırı korumacı davranıyor. Bu süreçte işe dair tüm doğruları yalnızca kendisinin bildiğini sanan ve bu yüzden bir uzmana danışmayı aklına bile getirmeyen patron, kurumsallaşma trenini göz göre göre kaçırıyor. İşte ne oluyorsa bundan sonra oluyor.

Yetki ve sorumluluğunu devretmeyen patron hata yapmaya başlıyor. Daha önce ezbere tutabildiği borç ve alacaklarını unutuyor; işleri büyütmek için bilinçsizce, altından kalkamayacağı yükümlülüklere giriyor. Müşteri memnuniyetine ve üretime yoğunlaşan işletmeler, pazar paylarını korumaya çalışırken muhasebe ve finans bölümlerini "yalnızca yasal yükümlülüğü yerine getiren, katkısı olmayan birimler" olarak görerek hayati bir hata yapıyor. Yeni kurulduğunda ortaklarının mutlak egemen olduğu işletme, kimi sektörde beş milyon, kimisinde on milyon TL ciroyu aştıktan sonra her an kontrolden çıkabilecek bir büyüklüğe ulaşıyor. Bu tehlikeli yapı, "işletme körlüğü" dediğimiz hastalığı doğuruyor.

Bu hastalığın en büyük nedenlerinden biri, muhasebe ve finans birimlerinin sadece yasal yükümlülüğü yerine getiren, işletmeye pozitif katkısı olmayan birimler olarak görülmesi ve faaliyet sonuçlarını gösteren finansal tabloların yılda yalnızca bir kez düzenlenmesidir. Oysa bu sınırları aşan işletmelerin aylık finansal tablolar düzenlemesi ve şirketi yönetenlerin bu tabloları okuyup yorumlamayı öğrenmesi, bu hastalığa karşı bir aşı vazifesi görür.

Bu tür ortaklar işletmelerini çocukları, kendilerini ise bu çocuğun ebeveyni olarak görür. Bazen kilit yöneticilerini de evladı gibi gören ortaklar, şirketin menfaatiyle yöneticilerin menfaati arasındaki gerilimde şirketin zarar gördüğünü fark etmez. Asıl sorun, çocuk ateşlendiğinde uzman doktora gitmek yerine üzerine yanlış kararlar ve yeni borçlanmalardan bir yorgan serilmesidir; doğal olarak ateş daha da yükselir ve havale başlar. Şirket içi sorunların, dışarıdan objektif ve uzman bir görüşe danışılmadan kendi başına çözülme çabası, işleri çoğu zaman olumsuz sonuçlara iter. Uzmansız çözüm bazen olumlu sonuç verse de bu temelde alınan kararlar uzun vadede işletmenin hareket kabiliyetini kısıtlar ya da beklenenden az fayda sağlar.

İşletmelerimiz, ortakların yoğun emekle büyüttüğü çocuklarımız olabilir; ancak ortak ve yöneticiler olarak her şeyden önce onun kendi ayakları üzerinde durabilen güçlü bir birey olması için çaba göstermeliyiz. Aksi takdirde değerlerimizi kuşaktan kuşağa aktaramaz, işletmemizi kendimize mahkûm ederiz. Nasıl ki evlatlarımızı en iyi şartlarda okutmak için çabalıyorsak, şirketlerimizin de konusunda uzman kişilerle çalışması ve doğru kararları alması için aynı çabayı göstermeliyiz.

İşletme körlüğünden sıyrılmanın tek yolu; şirketin bütün departmanlarını bir bütün olarak ele almak, hepsine eşit önem vermek ve bu departmanların olabildiğince şirketten bağımsız, uzman ve objektif gözlerce denetlenmesini sağlamaktır. Ülkemizin yasal düzenlemeleri de işletmeleri bu tür organizasyon yapılarına ve kurumsallaşmaya zorluyor.

Şirketler için gelecekte iki yol görünüyor: ya kurumsallaşma ya yok olma. Unutmayalım; çocuklarımız biz olmadan da ayakta durabiliyorsa güçlüdür.
Dr. Nuh Ziyahan Başar
← Tüm yazılar